3 Temmuz 2016 Pazar

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-78
























Japonya 1.Ligi J1-League 2010 sezonunda Albirex Niigata formasını giyen Brezilyalı Márcio Richardes, takımının Vegalta Sendai'yi deplasmanda 3-2 mağlup ettiği mücadelede tekrar edilmesi güç bir işe imza atmıştır. Maçın 47. dakikasında takımı 1-0 mağlupken penaltı vuruşu ile maça eşitliği getiren Richardes, 68. dakikada harika bir frikikle takımını 2-1 öne geçirmiş, maçın 90. dakikasında skor 2-2 iken kornerden attığı golle takımına 3 puanı getirmiştir. Böylece 3 farklı duran top organizasyonuyla hat-trick yapan Richardes'in bu harika resitali şuradaki videodan izlenebilir

19 Mayıs 2016 Perşembe

MEDAR-I İFTİHARDAN, VATAN HAİNLİĞİNE BİR ADAM: ALEXANDRE VILLAPLANE



















Daha önce blogda birkaç kez Cehenemde İki Devre ve Zafere Kaçış filmlerine de ilham kaynağı olmuş olan Dinamo Kiev takımının İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki macerasından (gerçi bu hazin hikayeye macera denmez ya) bahsetmiştik. Yine İkinci Dünya Savaşı'nın etkilediği bir futbolcu hayatına, bir hazin hikayeye yer vereceğiz blogda. Fransa milli takımının tarihinde oynadığı ilk dünya kupası maçında kaptanlık pazubandını taşıyan (üstteki resimde ayakta en sağda) ama bundan 14 yıl sonra vatana ihanet suçundan kurşuna dizilen Alexandre Villaplane'ın hikayesine. Belirtelim, yazı the Guardian'ın Fiver bölümünde 2009'da yayınlanan ve Paul Doyle'un klavyesinden çıkan yazıdan birçok alıntı yapmıştır. Orijinali için şuradan alalım sizi.

1905 yılında Cezayir'de doğan Villaplane Fransız milli takımında görev yapan ilk Kuzey Afrika menşei oyuncuydu. 16 yaşında Fransa'nın güneydoğusunda bulunan amcasının yanına taşındı ve bu bölgedeki FC Sète takımında forma giymeye başladı. Takımın İskoç menajer-oyuncusu olan Victor Gibson onun yeteneğini keşfetti ve A takımda oynatmaya başladı. Ancak o yıllarda profesyonel kontratlara henüz izin verilmemekteydi ve takımlar futbolculara maddi vaadler yapmanın başka yollarını bulmaktaydı. Nîmes kulübü de şehirde iyi para kazanabileceği bir iş karşılığında onu renklerine kattı. Kendisini tüm Fransa'ya tanıttığı ve çıkış yaptığı takım da bu Nîmes oldu. Özellikle kendi zamanının kafa toplarına en hakim oyuncusu olarak gösterilen Villaplane 1926 yılında, henüz 21 yaşındayken Belçika'ya karşı milli formayı giydi. 1929 yılında, Fransa'nın önde gelen kulüplerinden birisi olmayı hedefleyen Racing Club de Paris tarafından transfer edildi. O zamanlar halen ülkede maddi kazanç sağlanan profesyonel kontratlara izin verilmemekteydi, ama Villaplane ülkenin en çok kazanan futbolcusu haline gelmişti. Birçok gayrımenkul ve yarış atı satın aldı
























Villaplane, 25 yaşında 1930 Dünya Kupası'nda Fransa milli takımının kaptanlığına getirilir. Meksika'yı 4-1 mağlup ederek serüvenine başlayan ülkesinin ilk dünya kupası kaptanı olur. Takımı Arjantin ve Şili'ye mağlup olarak turnuvadan elenir. 1932 yılında Fransa'da profesyonel kontratlar yasal hale getiriilir ve bundan faydalanamak isteyen FC Antibes kulübü onu renklerine katar. O yıllarda güney ve kuzey olarak ikiye ayrılmış olan Fransa Ligi'nde, Antibes önce güney liginin şampiyonu olur, sonra da finalde SC Fives Lille'i mağlup ederek lig şampiyonu. Ancak şampiyonluk sonrası, final maçında şike yapıldığı ortaya çıkar. Şike skandalına adı karışan isimler Villaplane ve kariyerine başladığı Sète'deki 2 takım arkadaşıdır. Üçü de takımdan uzaklaştırılır, Nice kulübü bu fırsatı değerlendirip onu renklerine bağlar. Ancak bu hamleye daha sonra pişman olacaklardır. Villaplane birçok kez antrenmanları asar, hipodromda daha fazla zaman geçirir, bazı maçları takım elbise ile kenardan izler ve umursamaz davranır. Henüz 28 yaşında kendisini salan bu adamı Nice serbest bırakır. Onu, kendisini futbol dünyasına kazandıran Victor Gibson'ın çalıştırdığı, ikinci lig takımı Bastidienne de Bordeaux transfer eder. Ancak Villaplane değişmez, disiplinsizliklere devam eder ve bu sefer akıl hocası dahi ona sabredemez ve Fransız'ı kovar. Villaplane daha 30 yaşında iken futboldan kopar. Spor sayfalarına bir daha yansıdığı an Paris ve Côte d'Azur'daki at yarışlarına şike bulaştırdığı andır. Derken 2. Dünya Savaşı patlak verir.



















1940 yılında Paris Almanların eline düşer. Nazi ordusu subayları ve yetkililer, Paris'i tamamen kontrol altına alabilmek , karaborsacılardan, ikinci el pazarına, el altı satışlardan mafyaya kadar her kesimde birkaç adam bulundurmak için Fransızlarla işbirliği yapma yoluna giderler. Paris'in en tanınmış mafya liderlerinden Henri Lafont (üstte) bu anlamda onlara yardımcı olur. Naziler ilk olarak ondan kurtulmak isterler ancak Lafont canını kurtarmak için SS subaylarına Belçikalı bir bağımsızlık örgütünün liderini elleriyle teslim eder ve güvenlerini kazanır. Bunun üzerine Paris'i el altından kontrol etmesine izin verilir. O da o an hapiste olan ve kendisine yardımcı olabilecek tüm suçluları serbest bıraktırır. Örneğin eski Paris polis müdürü olan ama adı skandallara karışınca hapse düşmüş Pierre Bonny'i (aşağıda) hapisten çıkarıp sağ kolu yapar. Altın piyasasını kontrol etmek için bir adam aradığında ise yoluna, aynı piyasadaki yolsuzlukları nedeniyle hapse girmiş, yeşil sahaların eski harika çocuğu Alex Villaplane çıkar. Lafont onu hapisten çıkarır, örgütüne alır ve Paris'i uzun yıllar boyunca sömüren, "93 rue Lauriston" olarak Fransa tarihine geçmiş olan, bugün bile unutulmamış adreste ikamet eden (en alttaki resim) ve bir nevi Almanların gizli ajanları olarak hareket eden Fransız Gestaposu'nu kabul eder. Adolf Hitler'in en güvendiği isimlerden Heinrich Himmler'in kontrolünde olan Alman Gizli Polisi Gestapo'nun (Geheime Staatspolizei) Fransa kolu artık Villaplane'i de barındırmaktadır.



















1944 yılında Henri Lafont, Alman siyasi düşüncesini Kuzey Afrikalı halk ve Paris'te yaşayan Araplara tanıtmak ve onları Komünizmden uzak tutmak için ayrı bir örgüt kurmayı teklif eder. Kendisine onay verilir. North African Brigade adıyla kurulanda örgüt Villaplane gibi birçok Kuzey Afrikalı'nın bulunduğu bir örgüttür ve yıllar boyu Nazilerle işbirliği yaparak servetini artırır. Villaplane örgütte Teğmen rütbesine getilirir. Birçok yahudi, komünist, homoseksüel ve hatta zihinsel ya da bedensel engelli insan, örgütün işkenceleri sonucu Lauriston Caddesi 93 numarada can verirler. Hatta bir keresinde kendisinin de liderlik ettiği bir baskında yaşları 17 ile 26 arasında değişen 11 genç, asilikle suçlanır ve Dordogne köyünde kurşuna dizilir. Villaplane bizzat infazda yer almıştır. Ünü Paris'te artık hava toplarına hakimiyeti ve sürati ile değil, zalimliği ve acımasızlığı ile yayılmıştır. Yine bir istihbarat sonucu, bir yahudiyi sakladıkları düşüncesi ile Geneviève Léonard isimli bir Fransızın evine girdiklerinde Villaplane, Léonard'ın 59 yaşındaki annesine yahudinin yerini söyletmek için işkence yapar, sonra da gözlerinin önünde, adamlarına iki köylüye tecavüz ettirir. Köylüler daha sonra makineli tüfekle taranır. Bu sırada Antoine Bachmann isimli yahudi yakalanır. Villaplane onu tutuklar ve üstüne ev sahibi Léonard'dan 200.000 frank talep eder.




















Ancak süre ilerledikçe Almanların savaşı kazanamayacağı belli olmuştur. Villaplane de bunu sezer ve örgütündeki birçok kişiyi, savaş sonrası tutuklanacaklarını tahmin ederek yurt dışına kaçırır. Bu yolla bir yandan da Nazilerle çalışma sebebinin vatandaşlarını kurtarma amacı olduğunu göstermeye çalışır. Böylece özelliklerine dolandırıcılık, ihanet ve zalimliğin yanında ikiyüzlülüğü de eklemiştir. Kendisine bu özellikleri sebebi ile "SS Mohammed" lakabı takılmıştır.

1944 ağustos ayında Paris'in karanlık günleri sona erer. Neredeyse yarısını Afrikalıların oluşturduğu, özgürlük yanlılarının mücadelesi sonucu şehir düşer. 5 yıla yakın süren Alman faşizminin etkilerini temizlemenin halkalarından birisi bu faşizmi yaratanların yargılanmasıdır. North African Brigade örgütü, Lafont ve Villaplane'in de aralarında bulunduğu tüm Nazi yanlıları ve yatakçıları adına büyük ceza istemleri ile dava açılır. Mahkeme kayıtlarında tanıkların Villaplane ve çetesi için insanları soydukları, tecavüz ettikleri , işkence ettikleri, öldürdükleri, evleri yakıp yıktıkları, birkaç saniye önce öldürdükleri insanların kanlı vücutlarından mücevherlerini çaldıkları ve Alex Villaplane'in bütün bu eylemler sırasında hep neşeli, umursamaz ve sakin olduğu ifadeleri yer almaktadır. Örgüt üyeleri ise onun doğuştan bir dolandırıcı olduğunu ve amacına ulaşmak için şantaj, tehdit, şiddet dahil her yolu deneyebilecek birisi olduğunu anlatmışlardır. İfadelere göre Villaplane bir keresinde, üzerinde Alman üniforması ile bir Fransız köyüne gitmiş ve "şu Almanlar bize üniforma giydirmeye başladılar, ama merak etmeyin, bu zamanda bile ben insanlarımı korumaya uğraşıyorum, bugüne kadar ellerinden 54 kişiyi kurtardım, 55. yi kurtarmak için sadece 400.000 franka ihtiyacım var" diyerek, bu parayı kendisine vermeyenleri üstü kapalı ölümle tehdit etmiştir.








Villaplane ve tüm örgüt üyeleri ölüm cezasına çarptırılır. 1944 yılında, Noel'in ertesi günü Alex Villaplane, Henri Lafont ve Pierre Bonny ve 5 örgüt üyesi Paris'in Fort de Montrouge bölgesinde şehir dışına götürülür ve kurşuna dizilir. Sadece ve sadece 14 yıl önce, ülke tarihinin gurur tablosunda çok büyük bir yeri teşkil eden adam 39 yaşında bir vatan haini olarak, çimenlik bir alanda infaz edilir. Cesedi muhafaza edilmez bile.












Bir futbol kahramının kendi çizdiği yolun sonundaki hazin bitişin öyküsü....



7 Mart 2016 Pazartesi

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-77

























River Plate'de kariyerinin 13 yılını geçiren ve futbol kariyeri bittikten sonra kulüpte kaleci antrenörü olarak görev yapan Alejandro Saccone çok ilginç bir kariyere imza atmıştır. Renato Cesarini kulübünün altyapısından yetişen ve 1993 yılında River Plate'e transfer olan Saccone, kulübün formasını ilk kez giymek için 5 yıl beklemiş ve Libertadores Kupası'nda oynanan Alianza Lima maçında 15 dakika kırmızı beyazlıların kalesini korumuştur. Ardından sırasıyla Chacarita Juniors ve İtalya Serie C takımlarından Carrarese takımlarına kiralanan oyuncu, River'a her döndüğünde ya rezerv takımında yer bulmuş ya da sakatlıklar sebebiyle üçüncü kaleci olarak kadroya dahil edilmiştir. Saccone, River Plate formasıyla ilk lig maçına 2003 Apertura Ligi'nde, yani kulübe transfer olduktan tam 10 yıl sonra çıkabilmiştir. 2008'de, futbolu bıraktığında River kalesini sadece 6 kez korumuş olarak kariyerine nokta koymuştur. Dahası, Saccone, kiraya gönderildiği takımlarda da çok fazla oynama şansı bulamamış ve 13 yıllık kariyerinde, toplam 16 maça çıkarak bu alanda kırılması güç bir rekora imza atmıştır.

Seyir Defteri


19 Ekim 2015 Pazartesi

FUTBOLUN JAMES DEAN'İ: GIGI MERONI






























Blogda daha önce İtalyan futbolunun efsane takımlarından Il Grande torino hakkında bir yazı yayınlamıştık. Torino kentinin kaderini değiştiren bu kazada uçağı kullanan pilotun adı yazıda görebileceğiniz gibi Pierluigi Meroni'ydi. Meroni soyadının kulüp tarihi için pek hoş anıları yoktur. Pilot olan Meroni zaten bir facia içinde yer almıştır. Futbolcu Meroni, yani bugün hikayesini anlatacağımız Luigi "Gigi" Meroni ise buruk bir tatla hatırlanan Torino tarihinin yıldızlarından birisidir. İçinde pek çok küçük hikayenin bulunduğu yıldızlardan birisi. Buyurun hikayesine

Gigi Meroni İtalya'nın İsviçre sınırındaki kentlerinden Como'da dünyaya geldi 1943 yılında. 3 kardeş babalarını 2 yaşında kaybettiler. Anne, maddi imkansızlıklar içinde aileyi çekip çevirmeye çalıştı o yıllarda. Küçük Luigi de, Como'nun yıllarca en büyük ekonomik kaynağı olan ipek üretimi sektöründe atolyelerde çalıştı. Boş zamanlarında ise resim çiziyordu. Bu hobi onunla hayatının sonuna kadar yaşayacaktı. Farklı bir adam olacağı daha o yıllardan belli olmuştu. Onu hayatındaki bu zorluklardan çekip çıkaran futboldu elbet. Doğduğu kentin takımının altyapısında kariyerine başladı. İdolü Juventus efsanelerinden Omar Sivori'ydi. 17 yaşına geldiğinde A takımla maçlara da çıkmaya başladı. Como o sırada Serie B'de mücadele ediyordu. 1960-61 sezonunda 11. izleyen sezonda ise 16. oldular. Meroni bu 2 sezonda kulüp adına 3 gol kaydetti.






















1962-63 sezonunda Como, onu Genoa'ya sattı. İtalyan futbolunun 20. yüzyılın başlarındaki lokomotif takımının durumu o yıllarda pek de iyi değildi. O sezon 32 gol attılar ve ligin en az gol atan ikinci takımı oldular. Son hafta kendi evlerinde Bologna'yı 1-0 mağlup etmeleri onları sadece 1 puan varkla küme düşme hattının üzerinde tutmuştu. 32. haftada kendi evlerinde Vicenza'yı 2-0 mağlup ettikleri maçta Genoa formasıyla ilk golüne kavuştu Meroni. Ancak sezon sonu o ve arkadaşları için çok da iyi anılarla hatırlanmayacaktı. Sezonun son haftasındaki Bologna maçından sonra doping kontrolüne çağırılan Meroni, alınan örnekleri otelde unuttuğunu bahane etmiş, kendisiyle birlikte kontrol edilen diğer 3 arkadaşının testleri pozitif çıkınca bu oyuncular 1963-64 sezonunun ilk 5 maçında oynamama cezası almıştı.

Meroni formasına sezon başladıktan sonra döndü ve Serie A'daki ilk patlamasını, 8. haftadaki Fiorentina maçı ile gösterdi. Takımın evinde Fiorentina'yı 2-1 mağlup ettiği maçta 2 golün de altına imzasını koyan oyuncu sağ kanatta ligin tehlikeli oyuncularından biri olduğunu kanıtlamaya başlamıştı. O sezon 6 golün altına imzasını koydu ve takım ligi 8. bitirdi. O sırada 1949 yılındaki, yazının girişinde bahsettiğimiz Superga trajedisinden sonra yavaş yavaş toparlanmaya başlayan Torino, 1963'te Milan ile Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanan hoca Nereo Rocco'yu takımın başına getirdi. Rocco, Milan'la 1 de Serie A şampiyonluğu kazanmıştı ve sonraki başarılarıyla da ülke tarihinin en başarılı hocalarından birisi olacaktı. Rocco İtalya'da catenaccio'yu ilk uygulayan hocalardan bir tanesiydi ve bu felsefe ile Triestina ve Padova gibi İtalyan futbolunun 2 hata 3. sınıf takımlarına tarihlerinin en iyi derecesini yaşatarak sırasıyla lig 2.liği ve 3.lüğü yaşatacaktı.

Rocco göreve geldikten sonra, Meroni bugünün parasıyla, 250 bin euro gibi bir rakama transfer edildi. Genoa'lı taraftarlar buna uzun süre karşı çıktılar. Protestolarında ne kadar haklı oldukları izleyen sezon Genoa'nın küme düşmesiyle anlaşılacaktı. Torino'nun 1963 yılında başkanı olan ve sonradan bir efsane haline gelecek Orfeo Pianelli, Genoa taraftarlarının sahadaki oyun stili sebebiyle "kelebek" lakabını alan Meroni'yi takıma kazandırmakta oldukça ısrarcı olmuştur. Meroni hızlı driblingleri ve bileklerine olan hakimiyeti ile tam bir başa belaydı. Saç stili, oyun karakteri ve rahatlığı insanların onu George Best'le özdeşleştirmesine sebep olmuştu. Ayrıca Beatles üyelerini andıran tarzı (ünlü 4'lü bıyık bıraktığında aynı stili Meroni'de de görmek mümkündü). Bir süre sonra kendi giysilerini bile tasarlamaya başlayacaktı.






















Torino 1964-65 sezonuna umut verici şekilde başladı. Meroni, yılbaşından hemen önce oynanan ve 4-0 kazanılan Cagliari maçında 2 gol birden attı ve Torino bu sonuçla 14. haftada lig üçüncülüğüne yükseldi. Sezon sonunda kadar bu çizgiyi sürdürüp üçüncü sırada ligi bitirdiler. Meroni 5 golün altına imzasını koymuştu. İzleyen sezon gollerine 2. haftada başladı.Ancak Torino bir sezon önceki performansından uzaktı. Ligi 10. bitirdiler. Bununla beraber İtalyan oyuncu İtalya ulusal takım hocası Edmondo Fabbri tarafından mart ayında ulusal takıma davet edildi ve Fransa'ya karşı Paris'te 0-0 biten maçta ilk kez forma giydi. Sezon bittiğinde 8 gol kaydetmiş ve takımının en fazla gol atan ismi olmuştu. Fabbri onu 1966 Dünya Kupası için hücum hattında bir alternatif olarak görüyordu. Haziran ayında hazırlık maçları başladı ve Meroni Bulgaristan karşısına çıktığı ikinci maçında golle buluştu. Ardından Arjantin'le 22 Haziranda oynanan ve 3-0 kazanılan maçta 1 gol daha kaydetti.

Dünya Kupası'nda sadece Sovyetler Birliği'ne 1-0 mağlup oldukları maçta ilk 11'de sahaya çıktı. Takım Kuzey Kore'ye şok biçimde 1-0 mağlup olup turnuvaya veda ettiği için sadece 1 kez bu büyük turnuvada forma giyebilmiş oldu. Bu aynı zamanda Fabbri'nin yaşanan hüsran sonrası istifa etmesiyle ulusal takım formasını son giydiği maç olacaktı. 6 kez giydiği forma altında 2 gol atmıştı. Kuzey Kore maçında sahaya çıkmamasının sebebi ise ilginçti. Teknik ekip oyunculardan saçları uzun olanların saçlarını kestirmesini istemiş ancak Meroni bunu reddetmişti. Kadroya alınmadı ve takım maçı, tüm dünyayı şok eden bir skorla kaybetti. O da bir daha milli takım formasını giyemedi. Muhafazakar sağcı basın, söz konusu kupadaki başarısızlığı onun üzerine yıkmaya çalışmış ve Meroni'nin milli takım formasını kirlettiğini ileri sürmüştür.




















1966-67 sezonu öncesi, Dünya Kupası'nda Fransa forması giymiş oyunculardan Nestor Combin (yukarıda), Serie A'da Torino'ya transfer oldu. Daha önce Juventus ve Varese formaları giymiş oyuncu Torino hücum hattına önemli bir güç katsa da takım sezona kötü başladı ve özellikle aldığı 0-0'lık sonuçlarla 13. haftada küme düşme hattına kadar indi. Ancak yılın sonuna doğru yükselişe geçen takım üstüste tam 15 hafta yenilgi yüzü görmedi ve 6 galibiyet 9 beraberlik performansla, o yıllarda galibiyete 2 puan verilmesinin etkisiyle 7. sıraya kadar tırmandı. Takım sezon bittiğinde 18 beraberlik alarak bir rekor kırmış ve sadece 6 mağlubiyet almıştı (ikinci olan Inter'in 5 mağlubiyeti vardı). Inter bu 5 mağlubiyetten birisini kendi evinde Torino'dan almış ve Meroni bu maçta takımının ilk golünü atarak, Helenio Herrera yönetiminde kendi evinde 3 yıldır mağlup olmayan Inter'e büyük bir darbe vurmuştu. Ceza sahası içinde, penaltı kontasının solunda topla bululan Meroni ayağının içiyle uzak köşeye bombeli müthiş bir vuruş yapmış ve efsane savunma oyuncusu Gacinto Facchetti ile Inter kalecisi Giuliano Sarti topu gözleriyle izlemişti. Yıllar sonra Sarti bu gol içine "tek kelimeyle mükemel bir goldü" demiştir (görüntü aşağıda). Inter şampiyonluğu 1 puan farkla kaybetti. Meroni sezonluk gol sayısını 9'a yükseltmiş, yeni transfer Combin ona 7 golle eşlik etmiş ve toplam 33 gol atan takımın gollerinin yarısı bu 2 isimden gelmişti.

video


Nereo Rocco sezon sonunda görevini bıraktı ve eski takımı Milan'ın başına geçti. Orada lig şampiyonlukları, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, Kıtalararası kupa gibi büyük başarılar yaşayacaktı. Torino'nun başına Meroni'yi ulusal takıma ilk kez çağıran Edmondo Fabbri geçti. Ancak Fabbri onun 1 sene önce ulusal takım kampında yaşanan saç kestirme krizinin de aktörlerinden birisiydi. Bu arada Juventus, Torino'ya 750 milyon liretlik bir transfer teklifi yaptı ve başkan Pianelli bu teklifi reddetti. Haber duyulur duyulmaz sokaklar kızgın Torinolu taraftarlarca dolmuş ve Pianelli'nin evi sarılmıştı. FIAT'ta çalışan Torino'lu işçiler transferin gerçekleşmesi halinde çalışmayı bırakacakları tehditini savurdular. Transfer bütün bu olaylar sonucu iptal edildi. Takım sezona 1'er galibiyet, beraberlik ve mağlubiyetle başladıktan sonra kulüp tarihinin en kritik noktalarından birisi gelip çattı.

15 Ekim 1997. Torino kendi evinde Sampdoria'yı konuk etti. Combin'in hat-trick yaptığı maçta Meroni oldukça etkili oynamış ve Sampdoria 4-2 ile devrilmişti. Maç sonunda galibiyeti kutlamak için takım arkadaşı Fabrizio Poletti ile birlikte Torino'daki ünlü Corso re Umberto caddesinin yolunu tutan Meroni, nişanlısı Cristiana Uderstadt'a (aşağıda) telefon ederek galibiyeti haber vermek, ayrıca aynı caddedeki evinde unuttuğu anahtarını sormak istiyordu. Kendisine ulaşamayınca ikili civardaki Zambon Bar'da beklemeye karar verdiler. Uderstadt ile Meroni'nin ilişkisi İtalyan tabloid basınına da yansımış olaylı bir ilişkiydi. 1962'de Genoa'da top koştururken tanıştığı 18 yaşındaki bu Polonya asıllı İtalyan genç kıza aşık olan Meroni onun İtalyan yönetmen Vittoria De Sica'nın çektiği Boccaccio 70 filmindeki asistanlarından birisiyle evlenme planlarına kulak asmamış hatta bizzat düğüne bile gitmişti (Uderstadt'ın söz konusu filmde ufak bir rolü dahi vardı). Kimisi bu düğüne Uderstadt'ın hayır diyeceği umuduyla, kimisi de düğünü sabote etmek amacıyla gittiğini ileri sürmüştür. Ancak Cristiana'nın da bu aşka karşı koyamaması sebebiyle evlilik sadece birkaç hafta sürdü. Gigi'nin aşkı o kadar büyüktü ki, defalarca kamptan kaçıp kendisiyle birlikte olmak için bahaneler üretmiştir.

Zambon Bar'da beklemeye karar veren ikili karşıdan karşıya geçmek ister. Ancak yaya geçidinin olmadığı ve 2 yönde araçların gidip geldiği bir noktayı tercih ederler, bu ölümcül bir hata olacaktır. Poletti ve Meroni, kendilerine doğru hızla gelen bir arabayı son anda farkedip yoldan çekilirler ama bu sefer de karşı şeritten hızla gelen bir FIAT 124 araç Poletti'ye hafifçe çarpar, Meroni ise sol bcağından arabaya yakalanmış ve yolun diğer tarafına savrulmuştur. Havada uçarak asfalta kapaklanan Meroni'yi diğer yönden gelen Aprilia altına alır ve 50 metre sürükler. Onlara ilk çarpan FIAT 124'ün şöförü Attilio Romero isimli Torinolu bir öğrencidir. Torino'nun sezonluk bilet sahibidir, Meroni'nin koyu bir hayranıdır, odasında Meroni'nin dev bir posteri vardır ve onun yarattığı moda akımına benzer şekilde giyinmekte, saçını aynı modelde kestirmektedir. O gün 4-2'lik galibiyeti stadyumda izlemiştir. Ehliyetini yeni almış bir genç olarak sokaklarda turlamaktadır. Caddede 53 numaralı evde oturan Meroni'nin neredeyse komşusudur, çünkü 66 numarada oturmaktadır. Hatta bir keresinde Juventus taraftarları onu Meroni ile karıştırmış ve saldırmaya kalkmıştır.

İki futbolcu hastaneye kaldırılır. Poletti ufak yaralarla kurtulur. Meroni'nin ise durumu oldukça ciddidir. Göğüs kafesi, 2 bacağı, kafatası ve kalça kemiği kırılmıştır. Doktor 24 yaşındaki oyuncunun kurtulabileceğini ancak bir daha asla futbol oynayamayacağını açıklar. Ancak bu açıklamadan kısa bir süre sonra saat 22:40'ta Gigi hayata veda eder. Cenazesine 20 bin insan katılır ve Superga kazasıyla tarihinde acı bir anı bulunan kulüp için bir kez daha insanlar gözyaşı döker. Bu arada ikilinin karşıdan karşıya geçerken yaya geçidini kullanmamaları sebebiyle 2 sürücüye dava açılmaz.

7 gün sonra, tesadüf eseri Juventus Derby della Mole'de Torino'yu konuk eder. Maç öncesi uçaklar stadyumun üzerine güller bırakırlar ve güller onun sürekli oynadığı sağ kanata serpilir. Attilio Romero da çiçek gönderenler arasındadır. Takımın gol yükünü Meroni ile beraber çeken Nestor Combin maç öncesi yüksek ateşten rahatsızlanmıştır. Ancak o gün 2'si ilk 10 dakikada olmak üzere 3 gol birden atar. Torino 4-0 kazanır. Son golü Meroni'nin 7 numaralı formasını giyen Albert Carelli atmıştır. Bu galibiyet halen Torino tarihinin en büyük Juventus zaferidir. Juventuslu taraftarlar mağlubiyetin kızgınlığıyla Meroni'nin mezarını tahrip ederler. Bu hadise 2 kulüp taraftarları arasındaki nefreti en fazla artıran hadiselerden birisidir.

Torino o sezon 9. hafta liderliğe yükselmesine rağmen daha sonra düşüşe geçer ve sezonu 7. olarak bitirir. Yine de İtalya Kupası'nı kazanırlar. Combin sezon sonunda 13 gole ulaşır ve gol krallığını 2 golle kaçırır. Bu performans ve elbet yaşadıkları onun Torino'dan Milan'a transfer olmasını beraberinde getirir. Cirstiana Uderstadt kısa bir süre sonra Korsika'ya yerleşir ve uzun yıllar orada yaşar.

Bu olaydan yıllar sonra, 2000'de, Torino yeni bir başkan seçer. FIAT'ta basın sözülüğü yapmış ve sıkı bir Torino taraftarı olan bu adamın adı Attilio Romero'dur. Yani 33 yıl önce kulüp efsanesi Meroni'nin hayatını kaybettiği kazayı başlatan adam. Torino taraftarları bunu asla kabul edememiş, ve Romero'nun 5 yıllık başkanlığı döneminde ona tribünlerden "katil" tezahüratlarıyla seslenmiştir.






























2003 yılında, 22 yıl sonra Uderstadt Torino'ya döner. Tuttosport'a verdiği röportajda, Torino'nun 33 yıl boyunca Meroni'nin Como'daki mezarına gönderilen çelenklerin, Romero başkan olduktan sonra kesildiğini söyler. Ayrıca hadiseden sonra Romero'nun ne Meroni'nin ailesi ne de kendisini aramadığını da. Aynı yıl bu açıklamalardan sonra Romero, Meroni'nin mezarına çelenk göndermiştir. 2007 yılında kulüp onun ölümünün 40. yılı vesilesiyle kazanın olduğu caddeye bir anıt yaptırır. Anıtta Meroni'nin bir de fotoğrafı bulunmaktadır ve bugün halen Torinolu taraftarların çiçekler bıraktığı bir muhittir. Uderstadt'a ise, Meroni'nin her gün kendisine verdiği kırmızı güller ve en büyük hobisi olan ressamlığın sonucu yaptığı ancak "o kadar güzeldi ki, çizmem haksızlık olurdu" diyerek gözlerini eklemeyip yarıda bıraktığı tablosu kalmıştır...

26 Eylül 2015 Cumartesi

DÜNYA TARİHİNİN EN "KİRLİ" TAKIMI




















Ersun Yanal'ın kariyerinin başında çalıştırdığı Ankaragücü ve Gençlerbirliği'nin çok karakteristik bir özelliğinden yakınırdı rakipleri. Kendi takımları atağa kalkarken, Yanal takımları onları henüz rakip sahada, çok sert olmayan taktik faullerle durdurur, böylece kart görmez ama aynı zamanda önemli bir rakip atağı da kesmiş olurdu. Bunun dışında Türk futbol tarihi boyunca, takım halinde, istikrarlı olarak rakibe sertliği benimsemiş takımlar çok azdır. Bu tür futbolcular vardır ama bunlar bireysel bazda kalmışlardır. Genelde sert oyunu benimsemiş takımların bu özellikleri, sezon içerisindeki birkaç maçta rakipleri tarafında dile getirdiklerinde göze çarpar o kadar. Yanal'ın bu taktik faullerinin ise unutulmamalı ki aşırı sertliğe kaçan bir tarafı yoktur, genelde rakip ataklarını daha tam anlamıyla olgunlaşmadan bitirmeyi amaçlar. Zaten günümüzde iletişim araçlarının yaygınlaşması ve maç görüntülerinin sayısız kamerayla incelenebilme imkanı, sertliği başarıya giden yolda araç olarak kullanmayı düşünen takımlar için çok net bir caydırıcı....Birkaç sene önce Tony Pulis'in Stoke City'si icin de ayni seyler soyleniyor ve Pulis'in soyunma odası konuşmalarının, futbolcuları isteyerek veya istem dışı bir sertliğe yönelttiği rakiplerince iddia ediliyordu. Ama ortada bu imkanlar yokken, dünya tarihinin en "kirli" takımı, saha içindeki istikrarlı sertlikleriyle dünya tarihinin en başarılı takımlarından birisi oldu. Osvaldo Zubeldia'nin meşhur Estudiantes'inden bahsediyorum.

"Başarıya, güllerden oluşan bir yoldan geçerek ulaşamazsınız"...Bizzat Zubeldia'nın ağzından çıkmış olan bu söz Estudiantes La Plata'nın 60'ların sonlarında estirdiği fırtınanın tarifi olmuştur adeta. Takım 1967'de tarihinde ilk kez şampiyon olmakla kalmamış, ilk kez "orta karar" bir takım Arjantin Ligi'nde bu başarıya ulaşmıştı. Zira daha önce şampiyonluk 5 büyüğün tekelindeydi. Yani Boca Juniors, River Plate, Racing Club, Independiente ve San Lorenzo. Onların açtığı yoldan daha sonra Velez Sarsfield ve Chacarita Juniors gibi kulüpler de geldiler. Estudiantes, Arjantin'i fethetmekle kalmadı. 1968-70 arasında 3 kez üstüste Libertadores Kupası'nı evine götürdü ve 1968'de aynı zamanda Kıtalarararası Kupa'da Manchester United'a 2 maç sonunda üstünlük sağlayarak dünyanın en büyüğü oldu. Zubeldia'nın takımındaki Ramon Suarez, daha sonra Arjantin'i dünya şampiyonluğuna taşıyacak olan Carlos Bilardo, Juan Sebastian Veron'un babası Juan Ramon Veron, Nestor Togneri, Carlos Pachame gibi oyuncular kadronun önemli elemanlarıydı.

Bu kadro başarılarına rağmen bir şehir efsanesi gibi oradan oraya yayılan kötü şöhretleri sebebiyle oldukça tepki görmüştür. Hatta "anti-futbol" lafının Estudiantes ile birlikte çıktığı söylentileri dolaşır. Örneğin Carlos Bilardo'nun, maçlar sırasında yanında, rakiplerine batırmak için raptiye taşıdığı bugün hala bilinen bir şehir efsanesidir. Arjantin futbolunun meclise giren ilk futbolcu kökenli ismi olan ve ülke tarihinin bir başka olay adamı (onun hikayesini ayrıca anlatmak gerekir), Boca efsanelerinden Antonio Rattín bunun bir şehir efsanesinden öte gerçek olduğunu savunur. Juan Ramon Veron, Zubeldia'nın maçlar öncesi sadece rakiplerin taktik teknik özelliklerini değil, zayıflıklarını, karakterlerini, özel hayatlarındaki çalkantıları da araştırdığını itiraf etmiş, böylece rakiplere karşı saha içinde kullanabilecekleri kozlarla maça çıktıklarını belirtmiştir. Örneğin Estudiantesli oyuncular bir av partisinde yanlışlıkla arkadaşını öldüren Independiente'li oyuncuya maç boyu "katil" diye seslenmiş, Carlos Bilardo ise annesiyle çok yakın olan ve onun karşı çıkmasına rağmen evlenen ve 6 ay sonra da annesinin ölümüne şahit olan Racing kalecisine maç sırasında gidip "Tebrikler, sonunda anneni öldürmeyi başardın" demiştir. Bilardo aynı zamanda tıp alanında öğrenimini görmüş bir isim olarak (kendisi bir jinekologdur), maçlarda bazı bilgileri kullanmış, örneğin Racing defans oyuncusu Roberto Perfumo'nun eşinin aldırdığı bir kisti kullanarak oyuncuyla alay etmiş, bunun üzerine Perfumo, Bilardo'nun karnına bir yumruk sallamış ve oyundan atılmıştır. 1969 yılında oynanan Kıtalararası Kupa'nın ikinci maçında, Milan karşısına çıkan Arjantinli oyuncular ısınma hareketleri sırasında topları Milanlılara nişanlamıştır kasten.


















1968 yılında Libertadores Şampiyonu olarak Manchester United ile oynadıkları Intercontinental Cup, yani Kıtalararası Kupa maçı ise bu kötü şöhretlerini perçinlediği 2 ayaklı mücadeleye sahip olmuştur. Estudiantes'in 1-0 kazandığı bu maç sırasında Dennis Law'un saçı çekilmiş, George Best karnına bir yumruk yemiş, Bobby Charlton da Bilardo tarafından yediği bir kafa darbesi sonucu dikişlere ihtiyaç duymuştur. Bu maçı Matt Busby sonradan "topu ayağınızda biraz fazla tuttuğunuzda hayatınız tehlikeye giriyordu" şeklinde yorumlamıştır. Ama en çok acıyı Nobby Stiles çekmiştir. Maç boyu rakip oyunculardan her türlü tekme, yumruk, dirsek ve tükürüğü yiyen Stiles buna rağmen hakemleri inandıramamış (hatta bir ara yan hakem orta hakemi, Stiles'ın Bilardo'ya çok yakın durduğu konusunda uyarmıştır) sonunda çileden çıkıp yan hakeme el hareketi yaptığı için (V-Sign) orta hakem, Paraguaylı Hugo Sosa Miranda tarafından kırmızı kart görmüştür.

Biletlerin 10 şilinle 3 pound arasında değiştiği efsane rövanş maçında ise Estudiantes maçın başında Veron'un golüyle öne geçmiş, maç sonuna kadar aynı sertliği uygulamış, Law'a 4 dikiş atılmış en sonunda çileden çıkan George Best 88. dakikada Jose Hugo Medina'nın suratına kroşeyi çakmış, ardından Nestor Togneri'yi yere sermiş, Yugoslav hakem Konstantin Zecevic hem Best hem de Medina'yı oyundan atmış, Best giderayak bir de Medina'ya tükürmüştür. İngilizler seyirciler Medina'nın soyunma odasına gideceği tüneli bozuk para yağmuruna tutmuş, aynı tepki 1-1 biten maç sonunda kupayı kazanan Estudiantes'in maç sonrası yapmayı planladığı turda da sürmüş ve Arjantinliler çareyi soyunma odasına kaçmakta bulmuştur. Aşağıda bu maç sırasında sakatlanan Pat Crerand'ın soyunma odasındaki tedavisi ve yanı başında bekleyen kızı görülüyor.




























2 yıl sonra Estudiantes'in karşısına bu sefer Hollanda'nın ilk uluslararası şampiyonu Feyenoord dikilir. Feyenoord'un direktörü Guus Brox maçı 2 ayak üzerinden oynamak istemez, zira Los Pincharratas'ın ününü bilmektedir. Ancak Feyenoord'lu futbolcuların bazıları da sertlikleriyle tanınmaktadır. "De Kromme" Willem van Hanegem başta olmak üzere Theo Laseroms, Rinus Israel, Johan Boskamp gibi oyuncular maçı oynamak isterler.

Feyenoord 1970 Ağustosunda 28 saatlik bir uçuştan sonra Buenos Aires'e ulaşır. Ardından La Plata'ya geçer ve 200 kişinin koruduğu bir askeri binada kampa girer. Maç günü gelir çatar. Feyenoord'a stadyuma kadar askeri bir ekip eşlik eder, ardından da sahaya çıkarken para yağmuruna tutulurlar. Estudiantes, kaleci Eddie Treijtel'in 2 hatasıyla 2-0 öne geçer ama Van Hanegem ve Kindvall eşitliği yakalarlar. Oradan sakatsız ayrılma geleneği yoktur ki gelenek bozulmaz. Van Hanegem'in parmağı kırılır. Feyenoord buna rağmen Arjantin'den beraberlikle çıkmayı başarır.

Rövanş maçında De Kuip'ta mahşeri bir kalabalık vardır. Feyenoord hocası Ernst Happel, maç öncesi Joker olarak düşündüğü, futbol sahasında gözlükleriyle yer alan Joop van Daele'yi Coen Moulijn'ın yerine ikinci yarı oyuna sürer. Van Daele de 65. dakikada görevini yapar ve topu ağlara gönderir. Feyenoord 1-0 öne geçmiştir. Golden sonra Estudiantes'li oyuncular B Planı'nı devreye sokarlar. Kaptan Oscar Malbernat, Van Daele'nin gözlüğünü gözünden alır, ve bir kafa atar, yere düşen Van Daele çabucak toparlanır, gözlüğünü almak için Malbernat'ın peşinden koşar ama Malbernat gözlüğü takım arkadaşı Pachame'ye verir. Pachame de gözlüğü ortasından ikiye kırar. Hakem bu hadiseyi görmemiştir. Feyenoord doktoru Gerard Meijer gözlüğü onarmaya çalışır ama başaramaz. Van Daele son 10-15 dakika oyundan çıkmak zorunda kalır. 2005 yılında Pachame bu olayla ilgili bir röportajda "adam onlar hücumdayken gözlüğünü takıyor, biz hücumdayken çıkarıyordu ve bu da kurallara aykırıydı, biz de gözlüğünü aldık" şeklinde kendini savunmuştur.


























Buna rağmen, Feyenoord Estudiantes'i 1-0 mağlup ederek kupayı kazanır. Van Daele maçın adamı seçilir. Futbol kariyeri sonrası gözlük işine girmesi için teklifler alır, 1972'de kontak lensleri kullanan ve onlarla gol atan ilk oyuncu unvanını alır. Bugün o meşhur kırılmış gözlük, Feyenoord müzesinde sergilenmektedir.

11 Mayıs 2015 Pazartesi

THEO CUSTERS











Cüneyt Arkın filmlerinin aranan figüranı, Antwerpli cengaver, Theo Custers...

5 Mayıs 2015 Salı

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-76
























1938-55 yılları arasında Tottenham Hotspur'da forma giymiş ve İngiliz futbolunun tek kulüplük adamlarından olan Bill Nicholson, son derece ilginç bir ulusal takım kariyeri sahibidir. Nicholson, Mayıs 1951'de İngiltere'nin Portekiz ile oynadığı maçta ilk kez formayı giymiş ve maçın daha 19. saniyesinde topla ilk buluşmasında rakip ağları sarsmıştır. İngiltere maçı 5-2 kazanmıştır. Nicholson'ın bu maçta oynama sebebi, Wolverhampton Wanderers forması giyen Billy Wright'ın sakatlığıdır. Bir sonraki maçta Wright iyileşir ve kadroya döner. Nicholson bir daha milli formayı giyemez ve kariyerinde sadece 1 kez bu şerefe nail olmuş olarak kalır. Böylece milli takım kariyerindeki ilk maçta, topa ilk dokunuşunda gol atmış ve bir daha da o formayı giyememiş futbolcu olarak tarihe geçer.


Seyir Defteri

2 Mayıs 2015 Cumartesi

SON ŞAMPİYON DA ÖLDÜ


















Yalnızca iki saattir tanıyordum onu.

Tanımak dedimse, yan yana masalarda oturuyorduk işte.

"Dünyanın en kalender adamlarından birisi herhalde" diyordum kendi kendime.

Gelip geçen dört kişiden üçü "Nasılsın baba?" diye sorup, istisnasız hepsi "Hamdolsun evladım, eksik olma" cevabı alıyordu.

Kalkıp, altı atın turladığı padoğa geçtim. Orada da yan yana geldik.

Keyifle izliyorduk ki önce gençten bir çocuğun "Ulan sakatlanmadı gitti şu at" dediğini, sonra da kalender adamın "Geçmişini s..erim senin" deyip, attığı tokatın sesini duydum.

Ufak tefek, incecik kolları olan, yaşlıca bir adamdı. O surata beş parmak izinin çıkması ancak bir türlü mümkün olurdu; demek yaradana sığınarak diye bir sille şekli gerçekten vardı.

"Baba aman!" diyenlere, titreyen bir sesle "Terbiyesiz... Hem de Bold Pilot'a yahu!" diye yanıt vererek yürüyüp gitti. Öldüyse Allah rahmet eylesin, yaşıyorsa Allah uzun ömür versin. Masadan kalkarken kuponuna bakmıştım yan gözle, Trapper tekti.

Bold Pilot işte böyle bir attı.

TJK'ya kendince bir TDK olmuş yarışseverin sözlüğünde, isminin karşısında "saygıdeğer" yazıyordu.

* * * * * *

30 koşuda 21-4-2-2 totosu bir atı şampiyon yapar. Yukarıdaki örneğe benzer belki yüzlerce saygı duruşu ise o atı efsaneliğe taşır.

Necip Fazıl'ın, "Cihanda hangi inkılâp olursa olsun, at ve insan birbirinden ayrılamaz; yeryüzünü su kaplasa, birbirine sarılmış olarak beraber yüzerler ve beraber boğulurlar" dediği atın ve inkılâbın emsali, Türkiye'ye ve kalbimize 1993'de doğdu.

İki yaşında;
9 yarışta, 6 birincilik, 3 ikincilik

Üç yaşında;
9 yarışta, 8 birincilik, 1 tabela dışı

Dört yaşında;
9 yarışta, 6 birincilik, 2 üçüncülük, 1 dördüncülük

Beş yaşında;
3 yarışta, 1 birincilik, 1 ikincilik, 1 dördüncülük yaptı.

Haklı olarak, birlikte kazanılmadık kupa, kırılmadık rekor bırakmadıkları jokeyi Halis Karataş ile anıldı ama benim en sevdiğim jokeylerden olan "Deterjan" Akın Özdeniz'le de dörtte dört yapmıştı. Sadece bu iki jokeyle kader birliği yaptı.

Geçildiği dokuz yarışın birincileri şunlardı:
Narino, Mümin Çılgın
Beretta, Akın Özdeniz
Beretta, Ahmet Atçı
Thunder Bolt 1, Akın Özdeniz
Airman, Süleyman Akdı
Strategic Choice, Richard Quinn
Trapper, Süleyman Akdı
Trapper, Süleyman Akdı
Trapper, Süleyman Akdı

Ben de Trapper'cıydım. Fakat sondan bir önceki yarışında, 28 Haziran 1998 tarihli Fevzi Çakmak Koşusu'nu Fair Tail ve Trapper ile giriştiği muazzam mücadelede burun-burun farkıyla kazanınca, "Yok arkadaş, bundan büyük at yok" demiştim.

Federasyonlara, kurullarına, futbol kulüplerinin başındakilere, hatta teknik direktörlere bir bakın; gereksiz duygusallık olmadığını anlayacaksınız. Rezil bir spor ikliminin, kokuşmuş aktörlerine inat, Veliefendi'den doğan bir güneşti o.

* * * * * *

Son koşusunda yine tribündeydim.

Bu defa başka bir amca, başka bir gençle hararetli hararetli sohbet ediyordu.

Herhalde amcanın beş lafından dördü "Bold Pilot kazanır" olacak ki delikanlı isyan edip "Nasıl kazanır ya!" dedi.

Amca gülümseyip, "Çocuğum Bold Pilot kaybetse de kazanır" demişti. Düpedüz haklıydı.

Başlığı yanlış atmışız... Öldü demeyelim onun için.

Son şampiyon, Türkiye'de koştuğu tek şehrin, İstanbul'un çelebi insanlarıyla buluşmaya gitti.

Hepimiz çok üzüldük ama Özdemir Atman sevinmiştir, belki Bold Pilot da öyle.

Güle güle şampiyon.

by Canarino

1 Nisan 2015 Çarşamba

1 NİSAN GERÇEĞE DÖNÜŞÜNCE































Tarih 1973. Günlerden 1 Nisan. Brandpunt gazetesi, "Johan Cruijff Barcelona'da" başlığı ile okuyucularının karşısına çıkar. Taraftarların tümü bu haber üzerine kulübü telefon yağmuruna tutarlar. Ajax başkanı Jaap van Praag, bu telefonlara başta cevap vermeye ve başta basın olmak üzere arayanların tümünü böyle bir olayın gerçek olmadığını ikna etmeye çalışsa da bir süre çareyi telefonun fişini çekmekte bulur. Tabii ki, bu hadise gazetenin okuyucularına yaptığı bir şakadır. Ama sadece 3 ay sonra bu şaka gerçeğe dönüşür ve Barcelona'nın hocası Rinus Michels, eski öğrencisini Katalunya'ya götürür. Gazetenin okuyucularına yaptığı bir başka şaka da Ajax'ın ezeli rakibi Feyenoord taraftarlarını ayağa kaldırmıştır. "Willem van Hanegem, ani bir kararla jübilesini yapıp, Boltini Sirki'nde çalışmaya karar verdi" haberi De Kuip'ın önünde büyük bir kalabalığın toplanmsına ve protestolara sebep olur (Toni Boltini, Hollandalı ünlü bir sirk yapımcısıdır). Hatta futbolcunun karısı Truus, o sırada bir ameliyat için hastanededir ve bu haber üzerine Van Hanegem, karısının yanına koşup olayın bir şaka olduğunu anlatmak zorunda kalmıştır. Daha sonra hem Cruijff hem de Van Hanegem'in bu şakaların bir parçası olarak gazeteden bir miktar ücret aldığı ortaya çıkar. 

20 Şubat 2015 Cuma

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-75
























2009 yılı mart ayında, İngiltere Konferans Kuzey Ligi'nde Fleetwood Town ile Hyde United maçı sırasında futbol tarihine geçecek bir olay yaşanmıştır. Hyde United'ın 36 yaşındaki forvet oyuncusu Neil Tolson, maç, ev sahibi Fleetwood Town'ın 1-0 üstünlüğü ile devam ederken 2. yarının başlarında karnının acıktığını hissetmiş ve enerjisini giderek kaybetmeye başlamıştır. Bir korner sırasında, seyircilerden birisini kendisine Mars çikolatası almaya yollayan Tolson, taraftarın kendisine getirdiği Mars'ı yemiş, bundan kısa bir süre sonra, dakikalar 60'ı gösterirken takımının beraberlik golünü, 8 dakika sonra da galibiyet golünü atmıştır. Hatta bu gollerden ilki sırasında Tolson, çikolatayı elinde tutmaktadır. 76'da Daniel Douglas-Pringle skoru 3-1'e getirmiş ve Hyde deplasmandan 3-1'lik galibiyetle dönmüştür. Bir anlamda galibiyeti Mars ve Pringle getirmiştir...

Seyir Defteri

23 Ocak 2015 Cuma

ANÇÜEZİN KATİLİSİN REDKNAPP






























Yıl 1984. Ocak ayı...1983'e veda edilmiş, 1984'e giriliyor. Tarih 7 Ocak. Manchester United bir önceki sezon Liverpool şampiyon olurken ligi üçüncü sırada bitirmiş, bunun yanına bir de FA Cup şampiyonluğunu eklemiş, ardından sezon başında şampiyon Liverpool'ı Community Shield'de 2-0 mağlup ederek sezona da iyi başlamış. 2 Ocak 1984'te şampiyonluk yolundaki rakipleri Liverpool'la Anfield'da oynadıkları maçtan da 1 puan çıkarıp, lider olan rakiplerinin 3 puan arkasında takibi sürdürür haldeler. 5 gün sonra kalabalık Liverpool limanından, güneyin Bournemouth'una iniyorlar. Bournemouth'un başında 37 yaşında genç bir hoca var. Henüz birkaç hafta önce görevi devralmış, kulübe futbolcu olarak da 4 yılını vermiş Harry Redknapp. O zamanlar pek kimse tanımıyor elbet onu. Kulüp de 3. Lig'in dibinde, 24 takımlı ligin 21. sırasında. FA Cup'ta 3. turda karşılarına, bir önceki sezonun şampiyonu, Ron Atkinson yönetiminde, Ray Wilkins, Bryan Robson, Arnold Mühren, Norman Whiteside gibi yıldızlarıyla Manchester United dikiliyor. Elbette kimsenin umudu yok. Manchester United son şampiyon unvanını korumak istiyor.

Manchester'daki hesap Bournemouth sahilinde bozuluyor. Dean Court'ta, Redknapp'ın takımı, Manchester United'ı 2-0 mağlup ediyor. Turu geçiyorlar. Manchester United geri dönüyor kuzeye. Sezonu şampiyon Liverpool'ı dördüncülük koltuğundan izleyerek bitiriyorlar. Redknapp, sonraki turda Midlesbrough engelini geçemese de takımı ligde 17. sıraya taşıyıp düşmekten kurtarıyor. United izleyen sene FA Cup'ı yine müzesine götürüyor ve 3 sene üst üste bu başarıyıa yakalamalarının önüne Bournemouth geçmiş oluyor.

Ama hikayenin asıl can alıcı noktası bu değil. 2-0'lık galibiyette, harika bir maç çıkaran kaleci Ian Leigh'e öyle büyük bir sevgi seli oluşuyor ki, yerel bir pizza restoranı Leigh'e "al dükkan senin, ye iç, ömür boyu her şey bizden" diyor. Leigh de "hayır" demiyor tabii. Antrenman bitiyor, maç bitiyor, sezon bitiyor, ne zaman boş zaman olsa soluğu pizzacıda alıyor. Bir cuma günü, maç öncesi toplantısı meşhur restoranda yapılıyor. Leigh oturur oturmaz "bir pizza çek usta" diyor elbet. Redknapp bakıyor ki gidiş kötü, tartı sürekli sağa çekilip duruyor, "durun" diyor, "bu iş buraya kadar". İzleyen sene gidip restoranı satın alıyor. Leigh'i karşısına alıp, "bundan sonra beleş yok kardeş, her şey parayla" deyip, kalede bir adet William Henry "Fatty" Foulke sahibi olmaktan kurtuluyor. Gerçi 1986'da Leigh artık "bedava pizza yoksa ben de yokum" mu diyor bilinmez, takımdan ayrılıyor ve alt liglerde futbol oynayıp 30'una gelmeden futbol hayatına noktayı koyuyor.


4 Ocak 2015 Pazar

SLOBODAN "KÖPEK GİBİ GEBERECEKSİNİZ" SAVIC













Cüneyt Arkın'ın yumruğunun karşısına koy, hiç sırıtmaz....1977-78 sezonunda FC Eindhoven forması giydiği dönemden

16 Kasım 2014 Pazar

TEK KULÜBÜN ADAMI 10 FUTBOLCU


30 yıldır aynı şirkette çalışıp emekliliği bekleyen adamlara hem acımış hem de gıpta etmişimdir. Şirketin yerinin değişmediğini farzedersek tam 30 yıl boyunca her gün o binaya girip çıkmak bile insan hayatını köreltebilir belki, ama aynı zamanda buna karşı koyabilmek ve bununla yaşayabilmek de bambaşka bir meziyet gerektirir. Çok hızlı tüketen bir cins haline geldiğimiz ve doyumsuzluk en büyük özelliklerimizden birisi olduğu için artık insanlar yaptıkları işlerden, edindikleri hobilerden, yaşadıkları şehirden çok çabuk sıkılıyorlar. 27 yıl İstanbul'da yaşamış ben, Hollanda'ya geldiğimde nefes almıştım, kalabalıktan kurtulduğum için. Geçen Utrecht çarşısını gezerken artık buranın da kalabalık gelmeye başladığını farkettim, Yeni Zelanda'ya imrenerek bakıyorum haritada...Bir gün diyelim artık...Xavi-Iniesta gibi adamların Barcelona ile her şeyi kazandıktan sonra (ve hatta İspanya ile de her şeyi kazandılar) bırakın Barcelona'da oynamayı, futbol oynamaya devam motivasyonunu nerede buldukları hep düşünülür. Ya peki o başarıya da ulaşmamış olanlar. İşte bu yazı hepsiyle ilgili. Maldini, Baresi, Bergomi, Xavi, Ryan Giggs, Paul Scholes.....ve hatta Bülent Korkmaz...Bu adamlar bildiğimiz, gözümüzün önünde olan ve bayrak adamlıkları sürekli hatırlatılan isimler. Aşağıdaki 10 pek fazla bilinmeyen "tek kulübün askeri" sınıfındakiler...İşi daha da zor olanlar..Buyurun

1-Matt Le Tissier (Southampton): Güney İngiltere'nin "Le God"ı. Le Tissier İngiliz futbolu için çok önemli bir isimdi. Kariyerinde kullandığı 49 penaltıdan 48'ini gole çevirmesi ya da doğrudan bir forvet oyuncusu olmamasına rağmen 100 golü geçen ilk oyuncu unvanını alması değil bunun sebebi. Tottenham, Chelsea ve Liverpool'dan gelen birçok teklifi elinin tersiyle itip 16 yıllık bir kariyer yaptığı Southampton'da futbolculuk ömrünü geçirmesini takdir etmek gerekiyor. Bu 16 senede hiçbir kupa kazanamadı oyuncu ve milli takım formasını sadece 8 defa giydi. Acaba daha fazla forma şansı alabilseydi, İngilizlerin her turnuvada başlarına musallat olan penaltılara çare olabilir miydi diye düşünmüyor değil insan.

2-Marco Bode (Werder Bremen): Doğduğu kentin takımı VfR Osterode'de futbola başladıktan sonra Otto Rehhagel tarafından keşfedildi Bode. Önce Werder Bremen amatör takımlarında forma giydi, 1989'da da A takımla maçlara çıkmaya başladı. 14 yıllık kariyerinde atttığı 101 gol onu kulüp tarihinin en skorer ismi yaptı. Ona da Bayern başta olmak üzere birçok teklif gelmesinde rağmen kulübünde kalmış ve bir efsane haline gelmiştir. Bode aynı zamanda kariyeri boyunca hiç kırmızı kart görmediği gibi sadece 10 sarı kartla 14 seneyi geçirmiştir. O Le Tissier'den biraz daha şanslıdır. Rehhagel yönetiminde 1991-92'de Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nı kazanmış (çeyrek finalde Galatasaray'ı meşhur karlı maç sonunda elemişlerdir), 1992-93'te lig şampiyonluğu yaşamıştır.

3-Julen Guerrero (Athletic Bilbao): Bask bölgesinin takımlarında, kariyeri boyunca aynı takımda oynamış oyuncu sayısı daha fazla olabiliyor. Guerrero bunların içerisinde en önemlilerindendi. 8 yaşında girdi Athletic Bilbao altyapısına ve tam 24 yıl kulübe hizmet verdi. Onu ilk kez 18 yaşında iken Jupp Heynckes A takıma almıştı. 20 yaşında iken hem El Pais hem de Don Balon tarafından İspanya'da yılın futbolcusu seçildi.1997'de peşinde nerede ise bütün Avrupa vardı ama o tam 10 yıllık bir kontratın altına imza attı. Bu kulüp tarihi için bir rekordu ve kendisini gelmiş geçmiş en yüksek ücret alan oyuncu yaptı. Luis Fernandez'in gelişi ile daha az forma şansı bulmaya başladı. 2006'da futbolu bıraktığında toplam 372 maça çıkmış ve 101 gol atmıştı. Avrupa kupalarında attığı 2 golden birisi Fatih Akyel'in Galatasaray kariyerini baltalayan goldür. San Mames'in kahramanlarından birisi.

4-Paul McStay (Celtic): Artık soyadından mı feyz aldı bilmiyorum ("kalmak" anlamındaki "stay" kelimesi) ama 1981-97 yılları arasında tam 16 yıl aralıksız İskoç kulübünün formasını giydi. 3 İskoç şampiyonluğu kazandı ama şanssızlığı Rangers'ın İskoçya'yı darmadağın ettiği dönemde futbol oynamasıydı. Protestan kesimin takımı 1988-97 arasında üstüse 9 şampiyonluk kazandı. McStay'in 1997'deki son sezonunun ardından emekli olmasını takiben, Celtic şampiyon oldu ve Rangers'ın 10 kez üstüste şampiyon olup rekor kırmasını engelledi. McStay İskoç milli takımında da 76 kez forma giydi ve 9 gol kaydetti.

5-Jean-Luc Ettori & Claude Puel (Monaco): Neden bu 2 adamın ikisini birden bir maddeye sıkıştırdım. Bizim için hoş bir anıları var da ondan. 15 Mart 1989 tarihinde Prekazi, Köln'ün Müngersdorfer Stadyumu'nun Atlantik'e bakan tarafındaki kaleye Türk futbol tarihinin en meşhur füzesini gönderdiğinde Puel topu gözleriyle izlemiş, Ettori de ne olduğunu anlayana kadar topu ağlarda görmüştü. Bu 2 futbolcu kariyerleri boyunca Monaco'da oynadılar. Ettori 17 yıl, Puel 19 yıl. Puel 488 maça çıkarken Ettori 754 maçta kaleyi korudu. 2 futbolcu da 1981-82 ve 1987-88 Ligue 1 şampiyonluklarını yaşadılar. Bunlardan ikincisinin Avrupa macerasında Galatasaray'a tosladılar. Ettori 1991-92'de listenin 2 numarası Marco Bode'nin Bremen'inin kazandığı Avrupa Kupa Galipleri Kupası finalinde Monaco'nun kalesini koruyordu.



















6-Mahmoud El Khatib (Al Ahly): Hayatını Al Ahly'e adamış bir adam Mahmoud El Khatip. 16 yıl boyunca kulübe hizmet verdi. Unvanlarını sayıyorum. 11 kez Mısır şampiyonluğu, 6 Mısır Kupası, 2 Afrika Şampiyonlar Ligi Kupası, 2 Afrika Kupa Galipleri Kupası, 5 kez Mısır'da yılın oyuncusu, 1983'te Afrika'da Yılın Oyuncusu, Mısır tarihinin en iyi oyuncusu unvanı, 20. yüzyılda dünyanın en iyi Arap sporcusu. El Khatib tüm kariyeri boyunca 450'ye yakın golün altına imza koymuştur ki bunların ilk 3'ü Al Ahly formasıyla sahaya çıktığı ilk maçta gelmiştir. El Khatib 1972-73 sezonunda, Gerd Müller 36 gol atıp, Avrupa Altın Ayakkabısı'nı kazandığı sezon, takımı Mısır şampiyonu olurken 37 gol atmıştır. ve o zaman daha 18 yaşındadır.

7-Maurice Malpas (Dundee United): İskoç tarihinin en değerli oyuncularından birisi. 17 yaşında Dundee United kulübünün kapısından girdi ve futbolu 2000 yılında bırakana kadar ayrılmadı. Tam 19 yıl turunculara hizmet etti. Sakatlıklardan uzak duran bir futbolcu olması onun tam 617 maç ile kulüp tarihinin en fazla forma giyen oyuncusu olmasını sağladı. 1982-83 sezonunda takımı İskoç şampiyonu olurken (son maçta ezeli rakipleri Dundee'yi mağlup etmişlerdi) kadrodaydı. 5 sezon sonra UEFA Kupası finali oynayan takımda da defansın belkemiğiydi. Halen o şampiyonluk Dundee United'ın tarihindeki ilk ve tek şampiyonluğu. Malpas 1986'da Dünya Kupası'nda da forma giydi. En son Hibernian'da Terry Butcher'ın yardımcısıydı.

8-Dieter Eilts (Werder Bremen): Bir başka Bremen'li, bir başka Otto Rehhagel keşfi ve Marco Bode'nin kader arkadaşı. Bode 1988-2002 yılları arasında yeşil beyazlı formayı giyerken Eilts da 1985-2002 yılları arasında aynı formayı ıslattı. Onun Bode'den farkı 1987-88'deki şampiyonluğu da yaşamış olmasıydı. 390 kez sahaya çıktı ve 31 kez de Alman milli takımının formasını giydi. 1996'da Avrupa Şampiyonu olan Alman takımının en önemli oyuncularından bir tanesiydi. Bremen'in Alman futboluna damga vurduğu yılların yarattığı efsanelerden.

9-Giannis Goumas (Panathinaikos): 17 yaşında Panathinaikos'un altyapısına girdi Goumas. 2009'da futbolu bıraktığında 34 yaşındaydı. Kulübün sürekli oynayan oyuncusu olamadı belki ama 277 maça çıkmayı başardı. Özellikle 2003-04 sezonunda Olympiakos ile oynanan ve şampiyonluğu doğrudan ilgilendiren maçta takımı maçı 2-1 mağlup götürürken attığı gol maça beraberliği getirmiş ve PAO o sezon 2 puan farkla şampiyonluğu kazanmıştı. 3 Yunan Ligi 3 de Yunanistan Kupası şampiyonluğu yaşadı. Sahaya hiç çıkmamasına rağmen Euro 2004'te kupayı kaldıran Otto Rehhagel'in kadrosunda bulunuyordu. 45 kez milli formayı giydi.

10-Michael Zorc (Borussia Dortmund): En sona bıraktım ama işte "one man club" terimini ondan daha iyi yerine getiren bir oyuncu var mı bilmiyorum. Dortmund'da doğdu, Dortmund'da büyüdü, 16 yaşında Dortmund'da futbol oynamaya başladı, 1981'de profesyonel takıma geçti, 17 sene forma giydi, 1998'de emekli olduktan sonra Spor Direktörü olarak çalışmaya başladı, bugün hala Dortmund'da yaşıyor. 48 yaşında. Bir adam hayatını nasıl bir kulübe adar onun kanıtı. Futbolcu iken 2 lig, 1 Şampiyonlar Ligi ve 1 Kıtalararası Kupa şampiyonluğu gördü. 1997'de Kıtalararası Kupa'da takımı Cruzeiro'yu 2-0 mağlup ederken ilk golün altına imzasını koymuştu ve o sırada 35 yaşındaydı. Teknik ekipteyken 2 şampiyonluk daha yaşadı. Önünde sadece eğilinmesi gereken bir adam.

25 Ekim 2014 Cumartesi

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-74
























Gaziantepspor'un başında çıktığı ilk 4 maçta 4 galibiyet alan Sergen, bu müthiş başlangıca rağmen teknik direktörlük kariyerine yeni başlayan isimler arasında en başarılısı değildir. Efsane İskoç teknik adam Jock Stein, 1960 mart ayında Dunfermline Athletic ile profesyonel anlamda ilk teknik direktörlük deneyimine başlamış ve ilk 6 maçında 6 galibiyet elde etmiştir. Takımı son sıranın 2 puan üstünde ve 4 aydır galibiyet alamayan şekilde devralmış olan Stein, ilk maçında Celtic'i 3-2 mağlup etmiş ve ardından gelen 5 maçı da kazanarak Dunfermline'ı ligde tutmuştur.

Seyir Defteri

12 Ekim 2014 Pazar

SWANSEA JACK





























Daha önce İngiliz futbol tarihinde önemli bir yeri bulunan 2 köpek, Manchester United'ın simgelerinden Major ve Chelsea'nin kurucusu Gus Mears'in İskoç teriyeri hakkında yazılar yazmıştık. Bu seferki hikaye Swansea City'den. Swansea kulübünün lakabı The Jacks...Bu lakabın Swansea'den mavi sulara açılan denizcilerin sert karakterinden kaynaklandığını söyleyenler vardır (Jack İngilizcede denizciler için de kullanılan bir terim). Bir diğer grup yakınlardaki kömür madeninde çalışan Swanseali kömür madencilerinin meslektaşları tarafından "Jacks" diye çağırıldığıdır. Ve nihayet hikayemizin kahramanı olan köpek "Jack" de bu teorilerde yerini almış, bugün Swansea City kültürünün oluşmasında önemli bir rol oynamıştır birçoklarına göre. Unutturmadan söyleyelim, bu lakap Swansea taraftarlarının kendilerini "Jack Army" olarak adlandırmasını da beraberinde getirmiştir. Ama tabii Galler'in diğer şehri Cardiff sakinlerinin, rakiplerini "Jack Bastards" olarak adlandırmasını da....

1930'ların başı. William Thomas, Swansea limanında yaşayan kendi halinde bir vatandaş. Köpeği Jack ise bölgede kahramanlıklarıyla nam salmış, yukarıda sahibinin yanında verdiği fotojenik bir pozu da görebileceğiniz siyah bir retriever. Thomas sahilde yaşıyor, Swansea limanının çetin dalgalarının sık sık dövdüğü, zengin işi değil mütevazi bir apartmanda. Swansea zaten tüm dünyayı kasıp kavuran ve 1930'ları kasıp kavuran ekonomik krizin vurmasıyla yaşanması zor bir kent haline gelmiş. Tersanelerde suya indirilmeyi ve onarılmayı bekleyen gemiler, boş marketler ve tek eğlencenin pub masalarında memleketi kurtarmak olduğu yıllar.

Tabii böyle bir ortamda çocuk olmak da zor. Swansea limanındaki denizde yüzmek onların tek eğlencesi. Jack de onlarla beraber. İşte bugünlerden bir tanesinde 12 yaşındaki bir çocuğu yüzmeden kutarıyor Jack ve mahallenin kahramanı oluyor. Sonraki işi ise bir yüzücüyü plajda herkein gözü önünde kurtarmak. Gazetelere manşet oluyor, yerel meclis ona bir madalya veriyor ve 1936'da Londra Star gazetesi onu yılın en cesur köpeği seçiyor. 1937'de yanlışlıkla fare zehiri yedikten sonra hayatını kaybeden Jack yaşamı boyunca tam 27 kişiyi Swansea sahilinde boğulmaktan kurtarmıştır. Cenazesi sırasında büyük bir tören düzenlenen Jack 80 yıl sonra dahi hala birçoklarına göre Swansea City'nin başarılarıyla yaşattığı bir kahraman. Swansea'deki mezarı aşağıda görülebilir.

19 Eylül 2014 Cuma

ÖĞLE YEMEĞİNİN KURTARDIĞI BİR HAYAT: CARLOS LLAMOSA





























11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi'ndeki 2 kuleye giren uçaklar birçok kişinin hayatını değiştirdiler. Elbette hayatlarına doğrudan etki ettikleri insanlar önce hayatını kaybedenler, sonra yaralılar ve sonra da bu insanların yakınları oldu. Geride bıraktıkları, korku politikasıyla yönetilmeye yatkın paranoyak milyonlar ise bugün bile dünyanın en korku dolu-şiddet eğilimli milletini oluşturuyor. Bugün anlatacağımız hikaye ise o 2 kulenin yıkılmadan önce hayatını değiştirdiği bir başka adama ait. Bugün 45 yaşında olan eski Kolombiya asıllı Amerikalı oyuncu Carlos Lamosa'ya.

Llamosa 1969 yılında Kolmobiya'nın doğusundaki Palmira kentinde dünyaya geldi. Kariyerine 17 yaşında, Kolombiya 3. ligi takımlarından Colmena'da başladı. 3 yıl burada forma giydikten sonra, Kolombiya Primera A (birinci lig) takımlarından Atletico Huila'ya transfer oldu. Ancak burada çok forma şansı bulamadı. 1990 yılında, 21 yaşındayken futbolu bıraktı ve tüm futbol malzemelerini satarak ailesinin daha önce göç edip yerleştiği New York'taki Queens'in yolunu tuttu. Birincil amacı orada futbol oynamak değildi elbet, zira önce "Fırsatlar Ülkesi"nde hayatını kazanmak zorundaydı. Zira ailesi anne ve babasının yanında 3 erkek 4 de kızkardeşini bulunduruyordu. O yüzden bulduğu iş Dünya Ticaret Merkezi'nde hademelikti. 3 yıl boyunca orada çalıştı, çok sevdiği yeşil sahalardan uzakta, o devasa binanın temizliğini yaparak ve yerleri paspaslayarak. 3 yıl sonra hayatını değiştiren bir olay meydana geldi.

26 Şubat 1993 tarihinde Llamosa İkiz Kulelerdeki işine öğle yemeği sebebiyle ara vermiş ve yakındaki bir restorana gitmişti. Derken, yerel saatle 12:18'de tüm New York'u sarsan bir patlama gürültüsü onun da kulağına ulaştı. İlk başta tüm New Yorklular gibi o da bu gürültünün metroda meydana gelen bir kaza olduğunu sandı. Ancak yemeğini bitirip işyerine döndüğünde onu korkunç bir gerçek bekliyordu. Artık ofisi yerinde yoktu, zira 680 kiloluk patlayıcıyı taşıyan, Eyad Ismoil adındaki Ürdünlü terör eylemcisinin, Kuzey Kule'nin (1 numaralı kule) garajına parkettiği bomba patlamış ve 6 insanın ölümüne sebep olduğu gibi ortalığı savaş alanına çevirmişti. Eylemcilerin hedefi Kuzey Kule'nin temelini tahrip ederek Güney Kule'nin üzerine düşürmek ve her 2 kuleyi de yerle bir etmekti. Başaramadılar. 23 yaşındaki Llamosa o gün öğle yemeğine çıkmamış olsa bugün hayatta olmayacak ya da ciddi şekilde yaralanmış olacaktı. Zira, hayatını kaybedenlerden birisi de bir hademeydi.

Llamosa 2 yıl sonra futbola döndü. Toplamda 5 yıllık bir ara vermiş ve 26 yaşına gelmişti. Önce Queens'in yerel, amatör liglerinde futbola başladı. Bütün futbol malzemelerini ABD'ye gelmeden önce sattığından, ilk maçında arkadaşından ödünç aldığı beyzbol ayakkabılarını giymek zorunda kaldı. 5 sene önceki formundan bir şey kaybetmemiş olarak sahalara dönmesi, defans oyuncusunun kısa bir süre sonra A-League'deki New York Centaurs takımına transfer olmasını sağladı. Daha ikinci sezonunda AL-league'in karmasına seçilince, çok değil 3 sene önce yer paspaslayan adam, ülke futbolunun en büyük kademesindeki, en önemli takımlardan birisine, başkent Washington takımı D.C. United'a transfer oldu. Llamosa 1997-2000 yılları arasında takımın değişmez oyuncusuydu ve 2 şampiyonluk kazandı. 1998'de Amerikan vatandaşlığına geçerek milli formayı da giymeye başladı. İlk önce 1999 Konfederasyon Kupası, sonra da 32 yaşındayken, 2002 Dünya Kupası'nda forma giydi. Onu kupa kadrosuna alan isim, zamanında DC United'ın draft seçiminin arkasında olan, Dünya Kupası zamanında ise milli takımı yöneten teknik direktörü Bruce Arena'ydı. Grupta Portekiz'i 3-2 mağlup ettikleri maçta ve 2. turdaki Meksika maçında forma giydi. Böylece bir insanın nasıl dipten zirveye ulaşacağının da dersini verdi. DC United kariyeri sonrası ise, MLS'de Miami Fusion ve New England Revolution formalarını giyip, 2006-07 sezonunda Chivas USA takımında futbolu bıraktı.

Llamosa şu anda New York Cosmos'un yardımcı teknik direktörlük görevini üstleniyor. İnsanoğlunun hayatının nasıl tesadüflere bağlı olduğunun bir göstergesi. "Kolombiya'da futbol oynarken, bir gün ülkemin milli takımının formasını giymeyi hayal ediyordum, milli formayı giydim ama bambaşka bir ülkede, geleceğimiz bazen tesadüflere bağlı" demeci de bunun bir kanıtı.

7 Eylül 2014 Pazar

SANAT TARİHİNDE GİZEMLİ YOLCULUK III: 18.YÜZYILDA PORNO

Tiziano - Venere di Urbino -1538 (Galleria degli Uffizi, Floransa)





















Antik Yunan döneminden beri çıplak kadın figürleri yapılır ve çizilir. Çıplak kadın veya erkek figürleri, eger figürler mitolojik tanrilar ise hiç bir zaman sorun olmazdı. Tanınmış veya sıradan bir insan çiplak çizildiğinde ise bu, insanlar tarafından çılgınca karşılanıyordu.

Gustave Manet – Olympia – 1863 (Musée d'Orsay, Paris )





















Édouard Manet 1863 de Olympia adlı eserine imza attığında büyük bir tepkiyle karşılaştı. Nedeni de bir hayat kadınını resmetmiş olmasıydı. Halbuki Manet, Tiziano’nun 1538 yılında çizdiği Urbino Venüsü’nun güncellenmiş versiyonunu yapmıştı.  Ama Tiziano’nun tablosu hiçbir tepki almamıştı, çünkü o, Tanrı Venüs'ü resmine yerleştirmişti. Halbuki Manet’in tablosundaki bir hayat kadınıydı ve üstüne üstlük o güne kadar alışılmadığı biçimde doğrudan tablodan dışarıya insanlara bakıyordu. Büyük bir rahatlıkla "benim de işim bu" der gibi.

18. yüzyılın ortasında bir diplomat bir kaç tane tablo yaptırır ve hali hazırda yapılmış olanlardan da bir kaç tane satın alır. Bunların arasında bir tane vardir ki, günümüzde dahi oldukça tartışmalı bir eserdir. Bu tablo 19. yüzyilda düpedüz pornografik bir anlayışla yapılmıştır. Tabloları yaptıran ve satın alan şahıs ise Osmanli Diplomatı Halil Paşa'dan başkası değildir.

Aşağıda Halil Paşa'nın edindiği tablolar yer alıyor. Yukarıda bahsettiğimiz olay yaratan pornografik esere ise izleyen linke tıklayarak ulaşılabilir. +18 olduğunu ısrarla belirtirim. Gustave Courbet'nin 1866'da yaptığı ve bugün Musée d'Orsay'da bulunabilecek  L'Origine du monde tablosu.

Jean Auguste Dominique  Ingres – Le Bain Turce – 1862 (Louvre, Paris)
Gustave Courbet - Les Dormeuses - 1866, (Petit Palais, Paris)
















































3 Eylül 2014 Çarşamba

FLYING DUTCHMAN'IN SEYİR DEFTERİ-73
























Asya Şampiyonlar Ligi'ni 3 kez kazanan Güney Kore'nin Pohang Steelers takımı, Pohang Demir Çelik Enstitüsü kulübü satın almadan önce, POSCO Atoms adıyla ligde mücadele ederken tekrarlanması güç bir performansa imza atmıştır. 1986 Kore Ligi 6 takımdan oluşmaktadır ve takımlar birbirleriyle her devrede 2'şer kez olmak üzere 4'er kez karşılaşmakta ve her 2 devrenin lideri finalde karşı karşıya gelmektedir. POSCO Atoms ligin ilk devresini 3 galibiyet, 6 beraberlik ve 1 mağlubiyetle lider bitirir. 2. devresinde ise çok kötü bir performansla 5.olurlar ama ilk devredeki liderliklerinden ötürü finale kalırlar. Finalde Lucky-Goldstar Hwangso'yu 1-0 ve 1-1'lik sonuçlarla saf dışı eden POSCO lig şampiyonu olur. Ancak ilginç olan takımın oynadığı 22 maçta sadece 5 galibiyet alabilmesi 7 kez mağlup olmasıdır. Dahası ligi toplamda -5 averajla bitirmişlerdir. 

Seyir Defteri




31 Temmuz 2014 Perşembe

WASHINGTON'DAN OLMA BRUNO













Portekiz takımlarından Varzim'e 10 yılını vermiş Washington...Neden burada?....Çünkü oğlu bugün Fenerbahçe defansında top koşturuyor...

TEK KOLLU KAHRAMAN DENNIS HEROD

John Huston'ın sinema tarihine geçen ve hemen hemen her "Futbol Filmleri" listesinin vazgeçilmezi olan (biz de blogda daha önce birçok kez bahsettik) filmi Victory'de Pele (filmde Trinidad-Tobago'lu bir futbolcuyu canlandırmıştır) filmin finalindeki maçta kolundan sakatlanmış, oyundan çıkmış ancak kırık kolla tekrar sahaya çıkıp Almanları yıkan golü atmıştır. Tabii bu iş film icabı ama film futbola, hayat futbola ya da hayat filme benzemiştir yıllar önce. Stoke City'nin efsane kalecisi Dennis Herod'un hikayesinde olduğu gibi.

16 Şubat 1952 tarihinde Stoke City Villa Park'ta Aston Villa deplasmanına çıkar. O sezon Stoke için çok iyi geçmemektedir zira takım küme düşme hattında kurtulmaya çabalamaktadır. Lige de ilk 11 maçta hiç galibiyet alamadan başlamışlardır. Aston Villa ise üst sıraları zorlayan bir takımdır. Stoke City'nin kalesinde 29 yaşındaki Dennis Herod forma giymektedir. Herod kulübün genç takımında yetişmiş ve 1946 yılında profesyonel sözleşmeye imza atmıştır. İlginçtir, kendisi Stoke City'nin efsane isimlerinden Bob McGrory (14 yıl futbolcu, 17 yıl hoca olarak toplam 31 yıl kulübe hizmet vermiştir) tarafından 5 gol yediği bir maçta keşfedilmiştir. O yıllarda Stoke-on-Trent merkezli bir gazete olan "The Sentinel'in organize ettiği turnuvanın 1939 finalinde Stoke City genç takımı Trent Vale United ile karşılaşmış ve sonradan Stoke City'de 12 yıl forma giyecek olan Frank Mountford'un golleriyle Potters 5-0 kazanmıştır. Rakip takımın kalecis,i McGrory'nin ilgisini çekmiş ve Herod kırmızı-beyazlı takımın yolunu tutmuştur. Kendisi için ödenen transfer ücreti 10 pounddur.

Herod'un kalecilik öncesi hayatı da bir hayli maceralıdır. Normandiya çıkarmasından kısa bir süre önce, II. Dünya Savaşı sırasında içinde bulunduğu tank havaya uçmuş ama Herod tanktan sağ olarak kurtulmuştur. Çenesi ve birkaç kemiği kırılmış ancak kendisi hayatta kalmış, tankta onunla beraber bulunan 2 asker arkadaşı ise hayatını kaybetmiştir. Bunun öncesinde de 1943'te Kuzey Afrika'da görev yapmıştır. Bu anılardan sonra nefes aldığı her anın tadını çıkarmaya karar veren Herod'un futbolculuk yaşamı da ilginç hikayelerle dolu olmuşturç Örneğin Newcastle ile oynadıkları ve 9 gol yedikleri bir maçtan sonra "maçın adamı" seçilmiştir, çünkü 9 gol yemesine rağmen bir 19 taneyi de kurtarmıştır. Kariyerinin en önemli maçlarından birisi 1946-47 sezonunun son haftasında oynanmıştır. Stoke o sırada şampiyonluk kovalamaktadır ve rakipleri Sheffield United'dır. Maçı Herod'un hatası ile kaybedip şampiyon Liverpool'ın 2 puan gerisinde 4. olmaya razı olurlar. İngiliz kaleci o maçı hiçbir zaman unutamamıştır. Biz tekrar kendisini efsane mertebesine yükselten maça gelelim.

16 şubat 1952'deki Aston Villa maçında, Herod takımı 2-1 öndeyken Villa ataklarından bir tanesini önlemek ister ama ciddi bir sakatlık geçirir. Devre 2-1 biter ve soyunma odasına girilir. Kalede devam edecek durumda değildir. O günlerde oyuncu değişikliği kuralı henüz uygulanmamaktadır. Bunun üzerine forvet Sammy Smyth kaleye geçer. Herod'a ise sol kanatta oynama direktifi verilir. 2. devre başlar. Stoke atağında, Aston Villa kalecisi Con Martin'in uzaklaştırdığı topu önünde bulan Herod, yaptığı vuruşla takımını 3-1 öne geçirir. Maçı sonunda kazanan 3-2 ile Stoke'dur. Bu galibiyet onlar için çok önemlidir zira sezon sonu küme düşme hattının hemen üstünde Huddersfield Town'ın 3 puan önünde (2 puanlık sistemde) kümede kalırlar. Herod, kalede yaptığı kurtarışların yanına bir de galibiyet golünü eklemiştir. Sakatlığına maç sonrası teşhis konur.

Herod'un kolu kırılmıştır!!!